»
Y
A
N
M
E
N
U
«
Sus Dedim Sana!
May 21st, 2009 by editor

Bizim memlekette çocuklara altı yaşına kadar farklı bir muamele, altı yaşından sonra da daha farklı bir muamele gösterilir.
İlkokula başlayan çocuk, davranış farklılığından kaynaklanan bu travmayı atlatabilirse ne âlâ, atlatamazsa ömür boyu bu sinikliğini üzerinde taşıyacaktır.
Altı yaşına kadar çocuk ne söylerse taktir edilir.. Ne yaparsa ailesi ve çevresi tarafından hoş karşılanır.. Hareketlerine sürekli gülünür, yanakları sürekli sıkılır, öpülür, koklanır. Böyle bir ortamda yetişen çocukta da hafiften bir narsizm kendisini gösterdiği için o büyülü dünyada her çocuk kendi masalının kahramanıdır aslında. Ama ilkokula başlayınca bütün her şey değişiverir. Artık herkes kendi olamadığını ondan bekleyecektir..
Ve çocuk için de o mutlu dünyanın son kırıntıları da yavaş yavaş ortadan kaybolurken; sisli, karanlık ve soru işaretleriyle dolu günler gelip kapıya dayanacaktır.

Bu memlekette yaşayan insanların bu kadar pısmış olmasının başka bir açıklaması olamaz. Hani psikologlar nasıl sorunun kaynağına inmek için hastayı yatırıp çocukluklarını anlattırıyorlarsa, bizim toplumun da çocuğa gösterdiği muameleyi şöyle derinlemesine irdelemek gerekiyor…

Ben de altı yaşına kadar “acaba bu dünya benim için mi yaratıldı?” paranoyasıyla yaşadım. Oyunlar, masallar, çizgi filmler, oyuncaklar, kırlar, meralar, arkadaşlar sevdiğim değer verdiğim her şey etrafımdaydı.
Ne yapsam ilgi çekiyordum… Bunu bilmenin verdiği özgüvenle her konuda bir şeyler uydurmayı adet edinmiştim.
Ta ki okul başlayana kadar..
Okul, ders saati boyunca susulan, söz hakkı verildiğinde belirli sınırlar çerçevesinde konuşulan bir yerdi benim için.
Bu kuralların varlığını benimseyene kadar birkaç defa nasıl bir etki uyandıracağını merak ederek birkaç söz sarfetme gafletinde bulundum.
Hemen kulağımı bir el bükmeye başladı..

“Üzerine laf düşmedikçe konuşma!”

Daha sonra bu deyimlerin, atasözlerinin ardı arkası kesilmedi. Hepsi de susmamı, sesimi çıkarmamamı istiyordu..
Allah’a şükür bu konuda da çok büyük bir hazinemiz vardı.
Ağzımı açsam;

büyük lokma ye büyük söyleme

diyordu biri..

“Yahu ne kadar büyük söyleyebilirim ki, aklıma geldi söyledim”

desem.

“İstediğini söyleyen, istemediğini işitir”

diyorlar.

Niye ki?

diye soracak olsam,

bak hâlâ konuşuyor

dedikten sonra,

az söyle çok dinle,
her bildiğini söyleme, her söylediğini bil

diyorlardı.

“Gık”

diyecek olsam, birisi baş parmağını gözümün içine sokarak,

söz var iş bitirir, söz var baş yitirir

diyerek göz dağı veriyordu.

Söz gümüşse sükut altındır, bu konuda ilk öğrendiğim atasözü olmuştu. Daha sükutun ne olduğunu bilmiyordum ama söz gümüş olduğuna göre konuşmaktan daha değerli olan bu şeyin ne olabileceğini düşünüyordum için için.
Öğretmenler değişti ama ne atasözleri değişti ne deyimler..
Gereksiz yere konuştuğumu düşündüklerinde yapıştılar kulaklarıma..

- Yüce yaradan bizlere iki kulak, bir ağız vermiş. Niye?”
- Niye?”
- Niye olacak. Az konuşup çok dinleyesin diye eşek sıpası.

Büyüdükçe tehditlerin dozajı da arttı. Ama bir şey iyice kafama kazınmıştı. Yeri gelmedikçe, söz düşmedikçe konuşmayacaksın.. Yoksa!

Yoksa, vakitsiz öten horozun başını keserler!

Babam bir keresinde beni kenara çekti. Büyük bir sırrı açığa vururmuş gibi,

eline, diline, beline sahip olacaksın

dedi.

Misafirlerin yanında ileri geri konuşmamdan rahatsız olan annem,

akıllı bildiğini söylemez, deli söylediğini bilmez, deliler gibi boş konup durma

dedi.
Boş konuşmak..
Daha sonra bu cümleyi çok duydum. Birazcık hayal kuracak olsam..

Lafla peynir gemisi yürümez

dedi biri..
Az daha ileriye gitsem,

lafla pilav pişerse, deniz kadar yağı benden

diye alay etti başka biri..
Bu insanların bu kadar sessiz olmasının başka bir açıklaması olamaz. Çocukluktaki kısa bir dönem hariç hayatları boyunca kimse konuşturmadı ki onları..

Söz söylemenin ayıp olduğu yerde, doğru söylemek de günah olacaktır elbette. Bu yüzden

doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar

denmesine de şaşmamalı.
Eee o zaman biz de lafı uzatmayalım; ne demişler:

Sükut ikrardan gelir..

Kaybetmekten Korkmak
Nis 16th, 2009 by editor

Hayatta her istediğimize sahip olamayız deriz ya hani, bu kavram, isteklerini gerçekleştirme konusunda tedirgin olanların çıkardığı bir sözdür aslında.

Çekimserlik; normal insanlar sıfatıyla yapılabilecek bir genellemenin en belirgin karakteristiği.. Çünkü normal insanlar hayatı ortalama bir kazanç-kayıp dengesiyle bitirirler.. Bir markete girip, çıkışında ödeyecekleri parayı hesaplayarak geçirirler yaşamlarını. Öte yandan, gözü açıklar, daha doğrusu güç dengesini kendi lehine çevirebilenler, alışveriş sonunu bir kumar masasına çevirip, kazanacakları anı bekleyeceklerdir usulca..

Her ne kadar, sonu acı bitebilecek bir olgunun içine düşseler de, kazanacaklarına olan inançları ve hırsları, onları bu yolda yalnız bırakmaz.. Çünkü atacakları adımlar konusunda belli bir çekince yaşamazlar. Sadece yapılması gerekeni yaparlar, başkalarına aldırış etmeden.. ve oyunun sonunda, bir sinema gişesi sırasının ön saflarına gizlice sızabileceklerdir; çünkü korkmazlar hiçbir şeyden..

Ulaşılamayana ulaşmanın tek yolu onu arzulamaktır, nitekim bir gün, zaman geçer ve istenilen şey sizin burnunuzun ucunda beliriverir ansızın.. Çünkü hedefleriniz sadece onun için çalışır ve yönlendirir sizi zaman akıntısı içerisinde..

Siz elde edeceklerinizi beklerken, çekimserlerse elde ettiklerini kaybedecektir, kaybetmekten korktukları için..

Satır Arası Ayrılık
Nis 3rd, 2009 by editor

Kar, şehrin şiiri, nerdesin? Bu gece için öylesine gerekliydin ki. Belki adam ve kadın için herşey daha kolay olacaktı, nerdesin? Adam kadına baktı, bakışları yarı yolda dondu. Koyu bir sessizlik vardı odada ve bir karanlık içlerinde. İkisi de dinledi şehri. Ses yoktu, deli bir gürültü kopmasını beklediler, olmadı. Kaçmak yakışmazdı soğuk gecelere. Ve adam içini yırtan bir ağırlığın başlamasına ilk adımını atarak dudaklarına bu görevi yükledi. Dudakları yükün ağırlığı altında ezilmiş, isyanını haykırmaya başladı.

- İnanabilirdim, gerçekten! Herşeyin, herkesin söylediği gibi olduğuna, bizim boşuna uğraşmadığımıza kanıyordum nerdeyYalnızlıkse, gitmeseydin..

Kadın bir yutkundu, göz yaşları içine sürgün, ağlayamadı.

- Biz hüzne aşığız, birbirimize değil.Sana bunu anlatmaya çalıştım, sense beni dinleyemedin. Sahte mutluluk naraları atıyordun her bakışında. Sen mutluluğun duygusallığına kapıldın, çekiciliğine kandın. Ben sana acının gerçekliğini ölümsüzlüğünü hatırlattım, aldırmadın. Hüzne aşık olmuştum sevgilim. Ve sen bana, umuttan, onun da olması gerektiğinden bahsettin. Gözlerine sabahları pırıltılar asıp geldin yanıma. Yavaş yavaş saflığın kayboldu, gerçek gözlerinin yerini plastikler aldı. Korktum, anla beni. Sana aşık oldum dediğinde oyunun sonuna zaten gelmiştik. Ve bu sözü söylerkenki sahteliğinle bitirdin bu ilişkiyi.

Kadın düşlerinde çocukluk gülüşü, yüreğinde tren çığlığı. Bunları duyurmamaya, görmemeye çalışarak devam etti dudaklarından gözyaşı akıtmaya :

- Öyle ki ikimizin de bir kalemlik hayatı var şu anda. Korkularımız yazılmamış bu deftere, sevişmelerimiz, cinayetlerimiz. Bir elin kıpırdamasıyla can buluyoruz ancak. Bunu sürdürmenin gereği yok, ölsek mi artık?

Kadının umutsuzluğu halıya döküldü pul pul. Hayal kırıklıkları vücudundan süzülüp yüreğinde toplandı. Ve adam :

- Biliyorum,olmamış bir konuşmayı oynadığımızdan haberim var. Ama şu anda benim için her şey gerçek ve bunu yaşamak istiyorum. Ölmeye gelince, daha değil. Yolları özledim gideceğim diyorsun ya, anlıyorum, kendini arıyorsun. Her yolculukta labirente giriyorsun, çıkışta kendini bulacağını sanmam ne büyük yanlış. Sen kendi labirentindesin sevgilim onu sığınmak için kullanıyorsun. Ama bir düşün. Gerçekte böyle bir konuşma olmadığına göre söyleyebilirdim ; Gitme..

Sözleri ağıt oldu adamın, yere damladı.

- Olmaz, yapamam, gidiyorum..

- Al o zaman bunları, ben kendime maskeler hazırlamaya başlayayım.

Adam paket yaptı umutlarını yüreğini düşlerini bir de göz yaşlarını kadına verdi.

Mutlumuyum satır arası boyutlarında maskelerden diye düşündü adam. Şu insafsız yazar benden çok mu hak ediyor öykünün sonunu getirmeyi.

Mesela şöyle olsaydı; Kadın şaka diyerek adamın boynuna atılır öpüşürler.Şu kısacık hasretlerini gömerler derinlere, tipik bir çiftin huzur ve mutluluklarını yerleştirirler gözlerine. Gökten üç elma düşer, üçünü de sevgilisine verir adam. Onlar muradına erer, yazarı da kerevetine çıkarmazlar, olmaz mıydı?

- (Kadın) Hazırmısın?

- (Adam) Hadi..

Kadın silahı adama doğrulttu. Adamın bakışları söndü, vuruldu. Adam ayağa kalkıp kadına çevirdi silahını, çekti tetiği..

İkisi de kalkarken silkindiler, hatta birde gülümsediler. El sıkışıp evden çıktılar. Sabahleyin polisler bir evde iki ölü ruh ve yarısı erimiş bir bakış olduğu ihbarını aldılar..

Bir delinin akıllıca sözleri ve bir akıllının delice düşleri!
Nis 2nd, 2009 by editor

…”Gece olmuyor bir türlü dedi adamcağız, -cağız ekini neden kullandım bilmiyorum, paçaları ıslak ve söküktü, belki ondandır, belki de değildir! Kulaklarımda az duyar, nasıl duyuyorum böyle berrak? Cevap adamcağızın düşünce ağına takılmış bile!

-Algıda seçicilik !

Hani bilmesem neyse, eli kalem tutan herkes vuramaz kendini hayatın yokuşuna, çünkü o yokuşu çıkmak için önce bir inebilmek lazım düşlerden. Beynimde tekler arada bir, dünyamı daralıyor, ben mi çok genişledim? Cevap adamcağızdan geldi yine;

-Anlamlar değişkendir!
-Görecelidir diyorsun?!
-Evet.

Ellerim üşüdü, yorgana mı sığınsam şimdi, yoksa bahane mi arıyorum üstünü örtemediğim yalnızlık duygusuna. Bir bilge lazım şimdi bana, şöyle serilsin karşıma, ukala ukala konuşsun bir şeylerden, alakalı alakasız. Yok olmuyor böyle, bahane değil biliyorum, anlıyorum dünya bir beden dar geliyor. Derken adamcağız atılıyor lafa, ruhunda bilgelik var…

-Üstünü örttüğün yalnızlık sana ait değil.
-Sen fazlaca bilgesin! Peki kimin dersin?

-…
-Bak evlat, gecemin içine etmeden ya uzaklaş kaoslarını da alıp, ya da bil ki ben konuşurken sen susacaksın.

(Bu bölüm sustuğum kısım, susacaksın dedi mi, yazacaklarını da kendine saklayacaksın!!)
-
-
-
Neden sonra adamcağız kaldırdı bakışlarını düşüncelerimin kuytularına, hipnotize olmuş indirdiğim umutlarıma bakınıveriyordum, alçakça. Elini attı omzuma, sanki hiçbir şey demek ister gibiydi, çok şey sustu. Ben bilgelik arıyordum, hani nerde sözler? Yer yarılsa da içine girsem şimdi. Paçaları ıslak ve sökük diye, kendi toparlanıklığımı örter sandım!
On yıldır susmuş birinin çatallaşmış sesiyle irkiltti sözcüklerimi, anladım bu bilgelik zor işti. Üstelik bende bu dünyaya mı dar gelmeye başlamıştım ne !!

- Ne arıyorsun bu köprünün altında, hayatın buralardan geçtiğini mi sanıyorsun?! Yanıldın evlat. Ben bir aynayım, ne görüyorsun kendinde, sakın söyleme. Sen bende görebileceklerine hayat adını vermek sevdasında üşüyorsun, üstünü örttüğün yalnızlık sana ait değil. Şimdi aslında ne kadar dar geldiğini anlayacaksın düşünmenin bu hayata, kaybolmak istiyorsun yorgan altlarında, ellerinin üşümesi dursun diye değil, belki o eli yok edecek bir sıcaklığın hayaliyle. Nafile adımların bana kadar ulaşmış, oysa gölgeme bak, güneş yokken ne kadar da aciz. Hani nerde? göremiyorsun değil mi? Bende göremiyorum ama nerde olduğunu biliyorum. O şimdi başka bir gezegende kendi gibilerle açmıştır bir çilingir sofrası, mezesini ya dünyadan almıştır; ya da ben ona fazlasıyla meze olmuşumdur. Tozlanmıştır belki bildiklerim, ama kanma bildiğimi zannettiklerime, sana en içli hikayeyi anlattım, düşün ve yaz şimdi. Omzunun hangi tarafında kalem, hangi tarafında kağıt? Onlar hangi huylarında ki bu kadar eminsin kendinden?! Sus sonra, şimdi devam et sessizce yazmaya.
Bir karakterin ana hatlarını çiz, ortalama bir sayfaya sığsın hayatı, sonra başla şekillendirmeye. Saçları karaşındır eminim, okula geç başlamış bir çocuk edasında, sancılı koridor kokularında tarıyordur saçlarını en sevdiği üç bebeğinin. Elleri miniciktir, dokunmayı öğreniyordur, hayatın üzerine en çok basılmış basamaklarına. Acının kaçıncı mevsiminde barınmayan on üçüncü ayın olabilirliğine tutunmuştur. O biliyor … Sayıyor çünkü ayak parmaklarındaki çürükleri. Boyu serpilmiştir, ne çok uzun; ne de çok kısa. Kimliksiz bir ruhun, fişlenmiş karakterini oynuyordur on sekizinde. Hüznün adını bulabilir mi yirmi beşinden evvel? Sanmam. O en iyi acıyı bilir, en iyi acıyı biler. Yaşadıklarının kronolojisini tutar an be an içinde, onlarla beslenir; ama onlarla yaşamaz asla. Yirmi beşinde hayat bitmiştir, kaçında neler göreceğini bilmenin huzurunda, kah ölümü bekler, kah yeni acılara alabanda sancak verir. Tam yol ileri … Bana kendinle gelip, beni sorma evlat. Ne sen’ler, ne ben’ler gördü bu hayat. O seni alt etmeden, sen onu alt etmeye kalkma, unutma onun senden daha çok payı var bu dünyada, sen kendi payında ancak kendi paydalarınla kavrul. Zamanı geldiğinde sus, o zaman çok şey konuşacaksın; aradıklarına da, aranıldıklarına da…
Sana benden hakkısükût olsun sözcükler, zamanı geldiğinde haykırırcasına sus. Bu köprünün altından çok sular akar, ayna olduğunda, toparlanıklığını dağıtmak isteyene, dağınıklığından yarar umma. Bil ki, şu andan ne öncesi, ne de sonrası var. Oysa biliyoruz : hem önceleri, hem sonraları …

-Sence insan neden öleceğini bilerek yaşar? Ve neden tek doğar?

(Konuşmam lazımdı…)

- YALNIZLIK.
- Algıda seçicilik !
Üstünü örtme üşümüşlüğünün, her ısınma bir yitmedir kendinden. Eğer ille de gideceksen, geri döneceğini de bil..

(Gece ne çabuk oldu.)

S.Aylin Antmen

»  İletişim: editor@karaelmaslife.net